Tevhid Nedir Şirk Nedir?

About these ads

~ tarafından merveucar Ağustos 15, 2007.

4 Yanıt to “Tevhid Nedir Şirk Nedir?”

  1. Allah razi olsun!! bu ayetler.com dan alinmis olsa gerek Tasavvuf hakkinda genel bilgi verilmis ama yeterli degil.Islam da tasavvuf diye bir sey yoktur.Suphesiz burda orneklendirilmis tasavvufi sapikliklar cok kisir…gerisini http://www.tasavvufason.com dan elde edebilirsiniz…Ben 5 senedir tasavvufu arastiriyorum islamla yakindan uzaktan alakasi yok

  2. He birde tasavvufu enine boyuna delilleriyle ele almis ve yazmis olan bir site var.. http://www.kuranislami.com...
    Islam tasavvuf belasindan kurtulmali ve herkez buna calismalidir.

  3. Hacı Bektaş gibi haddini bir hayli aşmış bir tasavvuf isminin mezarını bugün laikçi siyasiler, bürokratlar, komünistler, sosyalistler -sarfedilen gayret ve rağbete bakılırsa- ne hikmettir bilinmez hacca gitmeye tercih eder olmuşlar.
    Öbür taraftan yarı hacı olmak için Konya turları, ücretli türbe girişleri, kabirde yatandan yardım, şifa, şefaat talepleri, havuza atılan paralar, bir köşede yogo yapan yogi turistler, diğer yanda sırtta gezen sakatlar, insana öyle bir his veriyor ki sanki Konya’ya değil de Hindistan’a geldiniz. Rasulullah’ın tebliğ ettiği İslamı bilince, ayrı bir dinin yaşandığı diyar gibi görünüyor buralar. Ve bakıyorsunuz ki kültür hazinesi adı altında milletin paraları devlet eliyle buralara akıtılıyor. Cami yaptırmayan devlet, halkın yaptır-dığı İmam Hatip Liselerini kapatmaya çalışan devlet buralarda pek cömert!
    Mevlana’nın adına tertip edilen anmaların haddi hesabı kalmadı derken Unesco tarafından kabulü ile 2007 Mevlana yılı yapılacak Konya Belediyesi tam gaz çalışıyor. Bütün bu alanlarda devletin aleni teşvik ve desteğini verdiği bu laikçi-tasavvufçu oynaşması ne manaya geliyor demeyelim mi?
    Bu gün Türk tasavvuf musikisi adı altında devletin rad-yolarında çalınan musikiler de ne oluyor demeyelim mi?
    Bir şiir yüzünden parti kapatan, insanları hapse mahkûm eden zevat şeriat geliyor diye yaygarayı basarken ne oluyor da semazen eşliğinde ilahi dinliyor? Onlar mı bu işlerin şeriat dışı olduğunu, islamı bozan şirk dini olduğunu iyi biliyor, yoksa müslümanlar mı bu garip törenlerin İslâm olmadığını hala anlayamadılar?
    Müslüman kesimi din adına hapsetmeye çalıştıkları birkaç merasimi, mehter marşları ve semazen dansları kepa-zeliğini Müslümanların din diye kabullenmesi ve gerçek dinini unutması mı isteniyor yoksa?
    İslam âlimlerini dünyanın her yerinde astıran laikler neden Allah hakkında ileri geri konuşan tasavvuf sapkınlarını popülerize etmeye çalışıyor?
    Tasavvuf musikisi, ilahiler ve semazen kepazeliği niçin bu kadar serbest ve revaçta ve niçin laik devletin bile dini olabilmiş ?
    Allah’ı alenen inkâr eden, peygambere çöl bedevisi di-yecek kadar alçak ateistlerin şu tasavvufa muhabbeti el-bette bir müslümanı kızdırmalıdır.

  4. Düşünen insan, yaratıldığından bu yâna, varlık, hayat, ölüm ve ölüm sonrasının mahiyetini şiddetle merak etmiştir. Bizzat içinde yaşadığı bu serüveni, izaha çalışmıştır.

    Peygamberler ile gelen ilahi vahye iman edenler bu -beyni tırmalayan- soruların cevaplarını en doğru, en net biçimde bulmuştur. Rabbine iman eden insan, gavurlar için cinnetle sonuçlanan problemlerini halletmiş, dingin ve itminan bulmuş bir kalbe kavuşmuştur. Bu temel soruların nedenlerini, niçinlerini kavramış, idrak etmiş ve apaçık belirlenmiş (Allah’ı razı ederek, cennet’e ulaşmak gibi) bir hedefe doğru vahyin kılavuzluğunda yürümüştür.

    Bütün temel sorularını, İlahi haberlerle çözen mümin’e mukabil; vahye arkasını dönen insan ise bu sorulara cevap aramak için- pekçok felsefe ve görüşler geliştirmiştir. İlmî hiçbir dayanağı olmayan bu faraziyelerden biri de tasavvuf ve onun özünü oluşturan vahdet-i vücûd hezeyanıdır.

    Tasavvuf; bütün kurumları, ürettiği düşünceleri, yöntemleri, akaid ve ibadet biçimleri itibariyle, antik dönemlerden itibaren süregelen, nev-i şahsına münhasır, felsefî bir akımdır.

    Esasen, tasavvufun tamamen hayale dayalı, akıl ve mantıktan uzak, yoğun mistik yüzü hesaba katılırsa, onun, aklî ve tecrübî bir dayanağı olan felsefe kadar bile haysiyeti olduğunu iddia etmek zordur. Zira feylesof, aklî, mantikî olmayanı reddetmeyi düstûr sayar. Oysa tasavvufî ekol akla düşmandır, düşünmekten men eder.(1)

    Sofî, akıl ve vahiy yerine, kendisinin de izah edemediği, aşk, hâl, iç deneyim, keşf, marifet, ilham, cezbe gibi şeytanî mi, Rahmani mi olduğunu bile tesbit edemediği halüsinasyonların, hezeyanların adamıdır.

    O halde, yukarıda sözünü ettiğimiz, temel sorulara cevap arayan insanoğlu, genel olarak üç ana çizgi üzerindedir, denebilir.

    Birincisi; tüm sorularını İlahi vahiyle en kesin şekilde halleden mü’minler…
    İkincisi; vahye gözünü yumarak, akıl ve idrakle tüm sorunlarının cevabını bulacağına inanan filozoflar (Rasyonalistler).
    Üçüncüsü; vahye ve akla arkalarını dönerek, çile, riyazet, inziva ve duygularda yoğunlaşarak, aşk’la gerçeği bulacağını vehmeden, şizofrenler. Öyle görünüyor ki, insanlık var olalı beri bu yöntemleri kullanagelmiştir.

    Bir müslüman olarak, buraya kadar anlattıklarımda, benim yadırgadığım, rahatsızlık duyduğum ya da beni doğrudan alâkadar eden bir anormallik yok. İman ve inkâr İlahi iradenin doğal bir sonucudur. Hatta hayal gücü gelişmiş sofi’yi de bir oranda doğal bulabiliriz. Ancak; kökleri çok eski dönemlerde olan sufiliğin (Mistizm’in) İslam’a maledilmesi, hatta İslâm’ın tasavvufa maledilmesi, benim problemimin başladığı noktadır. Ve bu yazının kaleme alınış nedeni de budur.

    İslâm’la kök olarak, mahiyet ve keyfiyet olarak benzerliği bir yana, taban tabana zıt olan bir dinin ‘İslâm’ın özü” olarak tanıtılması büyük felâkettir. Büyük oranda müslüman okur-yazar takımına da bulaşan bu kiri temizlemek her mümin’e vazifedir.

    Tasavvufun İslâm’la bir bağının olup olmadığını ve ne kadar ayrı şeyler olduğunu anlamak için kısaca, tarihçesinden söz etmek yararlı olur.

    Bu konuda araştırma yapan herkesin malûmudur ki, tasavvuf çok eski kökleri olan kadim bir dindir.

    Antik Yunan, Hind ve Mısır toplumlarında yaşayan dini inançların, tasavvuf adlı mistik anlayışın menşei olduğunu görmek zor değildir. Yine yahudi ve hristiyan toplumlarda yaşayan mistisizmle tasavvuf arasında tam bir mutabakat olduğu görülmektedir.

    Pisagor, Sokrat ve Eflatun’un Yunan mistisizminin bilinen ilk temsilcileri olduğu kaydedilmektedir.

    Platon’un; ‘Vücüd alemine çıkan şeylerin, Allah’ın ezeli sıfatlarından ibaret olduğu… Allah’ın vücudundan ayrı bir vücuda sahip olmadıkları…’ şeklindeki düşünceleri (2) vahdeti vücudun kökleri hakkında bilgi vermektedir.

    Hinduizm (Brahmanizm)’in kutsal kitabı olan Vedalar’ın tefsiri sayılan Vadenta’nın öğretilerinin temel itibariyle vahdet-i vücut’tan ibaret olduğu da konunun uzmanları tarafından kaydedilmektedir. (3)

    Brahmanizm’in bir uzantısı olan Budizm de, inziva, riyazet ve çileyle ‘Nirvana’ya ulaşmanın mümkün olabileceğini iddia etmektedir ki; ‘nirvana’, sofilerin ‘fenafillah’ olarak adlandırdıkları hayali mertebeyle, tıpatıp örtüşmektedir.

    Eski Mısır’da da, bugünkü tasavvuf ve tarikatlarla tamamen benzerlik gösteren kurumsal ve akidevi bir yapının olduğu dikkat çekmektedir. Hermes Toth’un Mısır mistisizmi’nin banisi olduğu söylenmektedir.

    Yine Yahudi topluluklarda, çile, riyazet, aşk gibi tasavvufi motiflerin temelleri görülmektedir.

    En ücra ve ulaşılmaz mekanlarda manastırlar, kiliseler inşa ederek, dünyadan el-etek çekerek münzevi ve bekâr hayat yaşayan bir hıristiyan dervişle, sözde müslüman bir derviş’in ne büyük bir benzerlik arzettiğini görüp de şaşmamak mümkün değildir. (4)

    Sufizmin karşılığı olarak kullanılan mistisizmin, ilk defa Piskopos Denys tarafından kullanıldığı söyleniyor. Denys, ‘hakka ancak aşk sayesinde ve aşkla ulaşabileceği… Aşk’ın bilginin yolu olduğu…’ şeklindeki sözlerini okurken, tasavvuf ulularının sözlerini dinler gibiyiz. Denys’in, ‘mutlak varlığın saklandığı perde, akılla değil, ancak aşk ile kalkabilir.'(5) sözleri de ilgi çekicidir.

    Bunların yanısıra Acemlerin ve Türklerin İslâm’a girerken eski dinleriyle birlikte taşıdıkları tortuların, sofi ekolün oluşmasında önemli rol oynadığı biliniyor. Özellikle Bektaşi kültürü, şamanist çizgiler taşımaktadır.

    Türklerin yerleşmesinden çok önce, Anadolu medeniyetlerinde Tanrı ve Kainat birliği düşüncesinin yerleşik olduğu ve bu iddiaların Herakletius ve Permenides tarafından ileri sürüldüğü yine araştırmacılar tarafından iddia edilmektedir.(6)

    İSLÂM’A NE ZAMAN VE NASIL BULAŞTI?

    Bilinen tarihi bile son derece eski çağlara uzanan vahdet-i vücud, uzlet, riyazet, çile, aşk gibi tasavvuf ve tarikatleri oluşturan anlayış ve tapınışlar, son Peygamberden yaklaşık iki asır sonra, ufak tefek makyajlarla İslama taşınmıştır.

    Dikkat edilirse, tasavvuftaki üç-beş islâmi motif dışında, -esasları ve detayları itibariyle- büyük ekseriyetinin, yukarıda sözünü ettiğimiz İslâm dışı medeniyet ve dinlerden oluştuğu hemen farkedilir. Gerek akidevi, gerekse ameli konularda İslâm’a benzemez. Tam tersine İslâmla çelişen bir dindir.

    Tasavvufî kirlerin, müslümanlara bulaşmasının pekçok nedeni sayılabilir: Hulefa-i Raşidin döneminin hemen ardından başlayan ve gerek Emeviler, gerekse Abbasiler döneminde süren kargaşa ve çatışmalara karışmak istemeyen müslümanlarm münzevi bir hayatı tercih edişleri… Büyük fetihler esnasında, yeni dinler ve medeniyetlerle karşılaşmanın getirdiği şaşkınlık… İslâm’ı kabul eden yeni kabile ve toplulukların eski dinlerinden getirdikleri artıklara İslâmi bir veçhe kazandırmaları. Meselâ; Feyz ve vahdet-i vücud’un Eflatunculuktan, İttihat ve Hulul’ün hıristiyanlıktan, cezbe, sekir (sarhoşluk) ve müziğin budizm’den geldiği kaydedilmektedir.(7)

    Tasavvufun İslâm’a sonradan sürülen bir kara olduğunun önemli göstergelerinden biri de, bu hezeyanı İslâm’a taşıyarak sistemleştiren Cami, Attar, Sühreverdi, Bistami, Hallaç, Tebrizi, Rumi, Kuşeyri gibi sufizm’in imamlarının İranlı oluşlarıdır. Hinduizm’in yoğun şekilde etkisinde kalarak, vahdet-i vücut anlayışının yaygın şekilde kabul gördüğü düşünülürse, böyle bir sonuç yadırganmamalıdır.

    Bütün bunlar tasavvufun, İslâmi zeminde yeşeren bir ekol olmadığını, tersine, İslâm’ın o berrak, anlaşılır ve anlatılır aydınlık yüzünü perdeleyen, batıl dinlerin atıkları olduğunu gösterir.

    TAĞUT’LA SAVAŞMAK DURURKEN…

    Hakkın yüzünü örten, en azından fulü bir görünüm veren, vehimler yumağı tasavvufun, İslâm dışılığı ortaya konurken, maruz kalınan itirazların en başta geleni ‘neden tağutla, şirkle, küfürle uğraşmıyorsunuz da, etliye sütlüye karışmayan, sofilerle uğraşıyor, müslümanları birbirine düşürüyorsunuz, şeklinde olandır.

    İnsaf sahibi biri için; vahdet-i vücut inancı üzerine oturan sofi anlayıştan daha büyük tağut (tuğyan) olur mu?

    Sofilerin baştacı ettiği eserlerde yüzlercesini bulabileceğimiz şu ifadeleri okuyarak, hangi tuğyanın daha büyük olduğunu birlikte düşünelim.

    Mutasavvıfların Şeyhül Ekber olarak tanıdığı İbni Arabi’den inciler(!):

    “Arif, Hakk’ı her şeyde gören, belki herşeyin kendisi olarak görendir,”

    “Gören de O’dur, görülen de. Alem O’nun suretidir… Allah onların kendisidir.”

    “O ortaya çıkanların kendisidir…” “Görülen ve isimlendirilen her varlık O’dur.”

    “Yaratıkların sıfatları O’nun için hak olduğu gibi, O’nun sıfatları da yaratılmışlar için haktır.”

    “Allah’ın rablık, ilahlık, yaratma, rızık verme ve diğer bütün sıfatları yaratıklar için de haktır.”

    “Emir O’ndan sana olduğu gibi, senden de O’nadır.”

    “O bana hamd eder, ben O’na hamd ederim. O bana ibadet eder, ben O’na ibadet ederim.”

    “O bütün kâinattır. O, vücudum, vücudu ile kaim olan tektir.”

    “İnsan dediğimiz zaman bil ki, biz O’nun kendisiyiz… Hem hak, hem de halk ol, o zaman Allah ile Rahman olursun… Biz O’na bizde görünecek şeyi verdik, O da bize verdi. Böylece iş bize ve O’na bölündü.”

    “Biz biz olduğumuz gibi O’yuz da. Benim iki yüzüm vardır, O ve ben…” (8)

    “Hıristiyanlar ilahlığı sadece İsa ve Annesine hasretmekle yanıldılar…”(9)

    İşte Şeyhül Ekber İbni Arabi’nin Allah inancı böyle.

    Savunulması ve tevili mümkün olmayan bu sözleri yüzünden, bir kısım mutasavvıf, -takiye babında da olsa- Arabi’yi tasvip etmediklerini…. o’nun bu konuda aşırı gittiğini, dolayısıyla diğer tasavvuf imamlarının sözlerinden delil verilmesi gerektiğini savunuyorlar.

    Bu tarz iddialara mahal vermemek için, şimdi de, diğerlerinden birkaç örnek verelim.

    Sofilerce büyük bir itibara sahip olan, Abdulkerim el Cîlî:

    “Zatı itibariyle yüce olan Hakk’ın ortaya çıktığı her varlığa tapmak gerekir. O alemin zerrelerinde açığa çıkmıştır.” diyerek Arabi’yi teyid eder.(10)

    ‘Enel Hakk’ (Ben Allah’ım), ‘Mâfi’l cübbeti illaallah’ (Cübbemin içinde Allah’tan başka bir şey yoktur) diyen, Hallac-ı Mansur. ‘Subhani mâ’azama şâ’ni’ (kendimi noksan sıfatlardan tenzih ederim. Benim şanım ne yücedir) diyen, Beyazid-i Bistami… (Benim şu iğreti kalıbımın içinde Allah’tan başka kimse yoktur) diyen Cüneyd-i Bağdadî (11) hep İbni Arabi gibi, vahdet-i vücud denen küfrü teyid etmişlerdir.

    Bu sebeple hiçbir sofi’nin, vahdet-i vücud’u reddetmesi veya vahdet-i vücud olmadan da tasavvufun var olabileceğini iddia etmesi mümkün değildir. Zaten bu dinin şarileri olarak kendilerini gören yukarıda adını saydığımız zevat “Bizden sonra hiç kimse, bizim yolumuzun dışına çıkamaz” diyerek, farklı yol ve yorumların önünü kapatmışlardır.

    Bu sebeple, sıkıştıklarında, ‘efendim, biz öyle anlamıyoruz… Biz tasavvuf derken şunu anlıyoruz… Biz onlara katılmıyoruz… gibi indî ve kaçamak ifadeler geçerli olmamalıdır. Zira her din, felsefe, ideoloji en sahih biçimde kendi kurucu ve koyucularından ve onların kitaplarından öğrenilir. Ve ilkeler, kurallar, tanımlar hep bu kitaplarla yapılır. Tasavvuf da mucitleri tarafından kurumlaştırılmış, kayda bağlanmış ve kitaplaştırılmıştır. Dolayısıyla bir sofi’nin sıkıştığında, Vahdet-i vücud’u biz de kabul etmiyoruz… Rabıtayı, istimdadı, gaybden haber verildiğini, şeyhler’in vahiyle kitap yazdıklarını biz de İslâmi bulmuyoruz, demeye hakları yoktur. Bunlar alınırsa tasavvuftan geriye birşey kalmaz. Nerde kaldı ki takiye’yi meşru gören sofilerin bu sözlerindeki samimiyete inanmak da zordur. Her sofi, eğer çok acemi, çok yeni değilse vahdet-i vücud’u benimsemek zorundadır.

    Bu çarpık akide, mürid’e ürkütülmeden, uzun sürede azar-azar ve gizlenerek zerk edilir. Bu süreci temin edebilmek için de son derece şeytani ve sinsi bir yöntem uygulanır. Evvela ‘şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır'(12) denerek, bir şeyh’e bağlanmadan kurtulmanın mümkün olmadığı telkin edilir. Bir şeyh edinme mecburiyetine inandırılan mürid, bu defa da, “bir ölünün gassal’a teslim olması gibi, müridin şeyhine teslim olması”(13) gerektiğine inandırılır. Bundan sonra da, müridin şeyh karşısında, bütün insanî onur ve haysiyetinden vazgeçmesi demek olan, şeyh-mürid ilişkilerindeki adap, talim ettirilerek tarikat adabı şöylece öğütlenir:

    ‘Mürid şeyhe tazim göstermeli, açık ve gizli durumlarda onu büyük tanımalıdır.’

    ‘Maksud’un ancak onun eliyle gerçekleşeceğine inanmalıdır.’
    ‘İşlediğinin zahiri haram da olsa, şeyhi’nin yaptığına itiraz etmemeli, “Niçin böyle yaptın” dememelidir. Çünkü şeyhine ‘niçin’ diyen kişi asla felah bulamaz.’

    ‘Zahiren şeyhden kötü bir durum sadır olabilir, fakat batini itibariyle o durum güzeldir.’

    Ahmet Dede’nin, Celaleddin Rumi hakkındaki şu sözü de şeyhin mürid üzerindeki yetki ve tasarrufunu ortaya koyması bakımından ilginçtir: ‘Bugün cennete girmek onun rızasına, cehenneme girmek de onun gazabına bağlıdır’ (İ. Sarmış Tas. ve İslâm Sh. 92).

    “Gerçek müridin alametlerinden biri de, şeyhi kendisine ‘Şu fırına gir’ dese girmesidir.”

    “Bir adam Beyazıd’ın müridlerinden birine: Şeyhin mi büyük Ebu Hanife mi diye sordu. Mürid: şeyhim, dedi. Sonra Ebu Bekir mi büyük senin şeyhin mi? diye sordu, yine Şeyhim dedi. O birer birer bütün sahabeyi saydıktan sonra Muhammed mi büyük şeyhin mi? dedi. Yine Şeyhim büyüktür dedi. En sonunda Tanrı mı büyük senin şeyhin mi? diye sordu. Ben tanrıyı şeyhimde gördüm, şeyhimden başka birşey tanımam.’ dedi. Başka bir müride de Tanrı mı büyük şeyhin mi? diye sordular. O da ‘bu iki büyük arasında hiçbir fark yoktur’ dedi. Yine müridlerden bir diğeri de: ‘Bu iki büyükten daha büyük biri lazım ki bu farkı ortaya koysun’ demiştir”(14)

    Bu gibi şeytanı söz ve telkinlerle eli-kolu bağlanan mürid’e vahdet-i vücud herzesini yutturmaktan daha kolay ne olabilir?

    VAHDET-İ VÜCUD KÜFÜR MÜ?

    Yukarıda örneklerini verdiğimiz ifadelerden açıkça anlaşılmalıdır ki; vahdet-i vücud inancına sahip sofilerce, var olan herşey, Allah’ın bir parçasıdır, O’nun zahiri görüntüsüdür ve hatta ta kendisidir. Sözde zikir meclislerinin vazgeçilmez nakaratı ‘la mevcuda illallah’ sözü bunun en açık ifadesidir.

    Bu söz Kur’an’ı yalanlayan bir sözdür. Kur’an, “O gökleri ve yeri yoktan yaratandır… O’nun benzeri hiçbirşey yoktur” 42/11 diyerek, kendisinin yaratan ve kendi dışındaki herşeyin yaratılmış olduğunu, üstelik bunların hiçbirinin kendisine benzer olmadığını belirtir. Esasen Kur’an’ın temel mesajı Hâlîk ile mahlukun vasıf ve ilişkilerini, duyurmak ve belirlemek değil midir?

    Vahdet-i vücud, kendi parçalarından bir kısmını lanetleyen, cehennemde yakarak cezalandıran, hakaret eden bir ilah anlayışı getirir (52/24, 4/52, 118, 111/1-5, 74/19-26).

    Vahdet-i vücud, gayta’tan şeytan’a, lağım faresinden -Ebu-Leheb’e, solucan’dan-Firavn’a, bir fahişeden-homoseksüele kadar herşeyin İlah olduğunu iddia etmektir.

    Mevlâna ve Şems arasında geçtiği söylenen hadisede de görüldüğü gibi, Vahdet-i vücud, kadın kılığına giren Tanrı ile seviştiğini iddia etmektir. Ne gariptir ki; Allah’a söverek nara atan sarhoş bir sokak serserisini, öldürmeye-dövmeye kalkan sofî, Şems ile Mevlana arasında geçtiği söylenen şu hadiseyi kutsar veya sessiz kalır:

    “Mevlana Şemsin yanına girdi. Şems şahane bir çadırda oturmuş Kimya Hatun ile oynaşıyordu. Mevlana dışarı çıktı. Bu karı koca oynaşmalarına mani olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı. Sonra Şems (Mevlâna’ya) içeri gel diye seslendi. Mevlana içeri girdiğinde Şems’ten başkasını görmedi. Kimya nereye gitti? dedi. Şems ‘Yüce Tanrı beni o kadar severki, istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya Hatun şeklinde geldi’ buyurdu. (15)

    Şeyhül Ekber(!) İbni Arabi de “Allah’ın kadında müşahade edilmesi en büyük ve en mükemmeldir.” demiştir.

    İmam Rabbani’nin Mektubatında, “Allah Teala’nın ismi zahiri o kadar çok tecelli ettiki, herşeyde ayrı ayrı göründü, hatta kadın şeklinde, onların organları halinde ayrı ayrı zahir oldu”(16).

    Vahdet-i vücud; Allah’tan başka herşeye tapmayı meşru gören, hatta emreden bir dindir.

    Şebusteri’nin şu sözlerine bakın: “Bu makamda put, aşk ve birlik mazharıdır… Onun için birlik, puta tapmanın ta kendisidir… Bütün var olan şeyler varlığın mazharları ve tecelli yerleridir. Onlardan biri de puttur. Mutlak varlık nerede varsa, ne ile zuhur etmişse o şey hayırdan ibarettir… Müslüman puta tapmak nedir bilseydi, dinin puta tapmaktan ibaret olduğunu anlardı…”

    Bu konuda Abdulkerim el-Cîlî şöyle diyor: “Zatı itibariyle yüce olan Hakk’ın açığa çıktığı her varlığa tapmak gerekir”(17).

    Beyazid-i Bistamî de: Allah’tan Allah’a çıktım. Nihayet ben de ‘Ey ben sen olan’ diye seslendi…
    Çadırımı arşın yanına kurdum… Allah’ım! Senin bana itaatin, benim sana itaatimden daha büyüktür… Allah’a yemin ederim ki, sancağım Muhammed’in sancağından daha büyüktür. Nurdan olan sancağımın altında cinler, insanlar ve peygamberler bulunmaktadır…. Beni bir defa görmen, Rabbini bin defa görmenden daha hayırlıdır… Öyle bir denize daldım ki, peygamberler onun sahilinde kalmıştır”(18) diyerek, Allah’tan itaat bekleyen, Allah’tan daha hayırlı ve yüce olduğunu ifade eden şizofrenler’in dinidir tasavvuf.

    (Zavallı Evrenosoğlu, herkesin ilahlık iddiasında bulunduğu bir mekânda büyük bir tevazu göstererek peygamberliğe razı olmuş, çok mu?)

    Şimdi soruyorum; hangi akıl hâlâ bu sözlerin teviline yeltenebilir? hangi insaf sahibi; bu sözlerin teşbih olduğunu iddia edebilir? Hangi iman sahibi; bu sözlerin küfür olmadığını söyleyebilir?

    Bu sözlerin gizli ve ince bir mânası vardır, bu yüzden batinî anlamları önemlidir.” diyerek savunanlara, muhterem Bahaeddin Bilhan Hoca şöyle derdi (25 yıl önce): “Birisi kalkıp anamıza, hanımınıza sövse; sonra da sizi yatıştırmak için; ‘aman efendim yanlış anladınız. Bu sözlerin batinî mânâsı, -anneniz nasıl, hanımınız afiyettedir inşaallah… Annenizin ellerinden öpüyor, hanımınıza hürmetlerimi sunuyorum..- demektir.-‘ dese ikna olur musunuz? Diye sorardı. Bunların sözlerinin hangi birini tevil edeceksiniz, hangi birini teşbih sayacaksınız ki?”

    Bu saçmalıkları savunmakta güçlük çeken sofî takımı, bu defa da ‘bu sözler şathiyyattır… Sekir halinde söylenmiş sözlerdir.’ bu yüzden sahipleri mazurdur.” diyorlar. İyi de bu adamlar hiç mi ayık gezmemiş, kitapları sarhoş sözleriyle dolu. Hem bunlar sarhoş da, size ne oluyor? Sarhoşları savunmak size mi kaldı?

    Evet, eğer bu sözler küfür değilse, küfür ve şirk denebilecek birtek söz ve davranış bulmak mümkün değildir. Bunlar küfür değilse küfür ne? Ben Allah’ım diyen, beni görmen Rabbini görmenden bin kere daha hayırlıdır’ diyen, ‘Kadın kılığına giren Tanrı’yla sevişiyorum’ diyen biri küfretmiyor da ne halt ediyor?

    Anlaşılması güç bir durum da, müslüman entellektüellerin büyük bir bölümünde sufizm’in izlerine rastlanıyor olmasıdır. Dünya işleri olarak özetlenebilecek işlerde, son derece yetkin ve etkin oldukları halde, ne hikmetse, din işlerinde çoğu kez kendilerine, ümmi ve pek de akıllı olmayan bir Ruhban edinmekteler. Bu izahı zor bir çelişkidir. Okur-yazar ve sanatçı kesimin, ümmi ve az düşünen kişileri mürşit edinmeleri ya dinlerine, dünyaları kadar önem vermediklerinin ya da din ve dünya işlerinin sosyal alanda bile ayrılmazlığını iddia etmelerine rağmen, bireylerin bile laik olabileceği düşüncesinden mi kaynaklanmaktadır?

    Yoksa Aydın Müslümanlar’ın (!) büyük bir kesiminde izlerine rastlanan tasavvufî temayül bir fantezi düşkünlüğü veya sahte bir tevazuun eseri mi sayılmalıdır?

    DİPNOTLAR:
    1- E. Özkan, Tasavvuf ve İslâm, Sh. 95-353 (Şeyhden izinsiz, Kur’an’ı Kerim okumamalıdır. Kur’an’ın manasını gözüyle mülahaza etmemelidir… Kur’an’ın manasını bile düşünmekten sakınmalıdır. (Müzekkin-Nufus Sh. 518-5191.)
    2- İ. Sarmış, Teorik ve Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslâm, Sh. 37
    3- A.g.e. Sh. 34.
    4- N. Kazançakis Allah’ın Fukarası (Roman) Bir hıristiyan dervişin hayat hikayesi olan kitap, bir sofi’nin yaşayışıyla tamamen örtüşüyor.
    5- Prof. Dr. C. Sunar Tasavvuf Felsefesi ve Gerçek Felsefe.
    6- E. Özkan, Tas. ve İslâm Sh. 2
    7- İ. Sarmış, Tas. ve İslâm Sh. 45
    8- A.g.e. Sh. 115-119-120
    9- İktibas Der., Sayı: 104-Sh. 26
    10- İ. Sarmış, A.g.e. Sh. 118
    11 – Ömer Ziyauddin Dağıstani, Fetvalar – Sh. 79.
    12- Beyazıd-i Bistamiye atf. İ. Sarmış, Tas. ve İslâm-Sh. 175.
    13- E. Özkan, Tas. ve İslam – Sh. 85
    14- İ. Sarmış, A.g.e. Sh. 177.
    15- Ahmet Eflaki. Menakibul Arifin – 11/56/57. Haksöz Dergisi, Nisan 93
    16- İmam Rabbani, Mektubat Terc. 1. Mektup
    17- Haksöz Dergisi, Nisan 93.
    18- Feridun Atlar, Tezkiretül Evliya 1/160.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: