HZ.PEYGAMBER(SAV) GAYRİ MÜSLİMLERE NASIL DAVRANIRDI?

Hz. Peygamber  Gayrİ Müslİmlere

NasIl DavrandI?

Prof Dr. Muhammed HAMİDULLAH

(Çeviren: Suphi Seyf)

Bu makalede Hz. Peygamber’in Medine’deki hayatını, (özellikle-S. S.) oradaki icraatlarına ilham kaynağı olan müsamaha mevzuunu incelemeyi düşünüyorum. Gerçekte Hz. Peygamber’in biyografisi engin bir okyanustur: Bu konuda, sahip olduğumuz bilgilerin tümünü ihtiva etmekten uzak ciltler dolusu kitap mevcuttur. Bu durum, özellikle Mekke’de İslam’ın ilk yıllarından daha çok Medine için gerçektir. Bilindiği gibi Hz. Peygamber’in hayati iki büyük döneme ayrılır; Mekke dönemi ve Medine dönemi.

Hz. Peygamber Mekke’de başlar İslam’ı tebliğ etmeye; zulme uğrar, büyük sıkıntılarla karsılaşır, ama hiç cesareti kırılmaz, Anavatanını, doğduğu şehri, san- şeref için veya başka bir yerde daha iyi çalışma ümidiyle terk etmemiştir. Eğer O Mekke’yi terk etmişse, bu kendisine karşı, ciddi sonuçlar doğurabilecek bir suikastın tertip edilmesindendir. Hakikaten, şehrin tüm halkını bir araya toplamış olan Mekkeliler, bu yeni akıma, yani İslam’a karşı tek çarenin, O’nun davetçisini, yani İslam’ın Peygamberini, Hz. Muhammed’i öldürmek olduğu sonucuna varmışlardı. Ama o çağın Arabistan’ında bu kolay bir şey değildi. Ailevi ve kabilesel destekleri de hesaplamak gerekiyordu. Şayet bir kimse öldürülürse, maktulun yakınları, ona karşı hisleri ne olursa olsun, kanını müdafaa etmek için hemen harekete geçiyorlardı. İşte Mekkeliler, Peygamber’in kabilesinin diğer yirmi kabileyle tek başına dövüşemeyeceğini düşünerek, birçok kabileden birer üye ihtiva eden bir cinayet timini, bu nedenle kurmaya karar verdiler. Biyograflar tarafından aktarılan küçük bir hadiseye bakılırsa, Mekke’yi terk ettiği akşam Hz. Peygamber, amcası oğlu Ali ile, putlar panteonu olan Beytullah, yani Kabe’nin önüne gelir. Ali’den, Kâbe’nin çatısına çıkıp orada bulunan en büyük putu devirmesi için omzuna çıkmasını ister. Ali de gayret sarf ederek, bu heykeli devirmeyi başarır ve her ikisi de oradan kaçar. Medine’de Hz. Peygamber yeni bir hayata başlayacaktır. Şunu hatırlatmak gerekir ki, İslam ta başından beri ne bir kabile dini, ne bir ırka mensup din, ne de bir Arap dini olmuştur. Aksine, ta ilk günden beri bu dinin çağrısı evrenseldi. Bunu, İslam hakkında bilgi verirken aşağıdaki cümleyi de ilave eden Hz. Peygamber’in gayr-i müslimlere söylediği şu sözlerde de görüyorum:”Şayet siz benim dinime girer ve Allah’ın bana bildirdiği emirleri yerine getirirseniz dünyanın iki büyük gücünün, Bizans İmparatorluğu ve Iran Kisra’sının hazineleri önünüze serilecektir.” Demek ki İslam sadece Arabistan’ı değil, o çağın iki büyük devleti, yani Bizans ve Iran İmparatorluğu da dâhil, tüm dünyayı alakadar ediyordu.

Mekke dönemine ait diğer küçük bir olay ise, Hz, Peygamber’in bir şeyi yapma hürriyetine sahip olduğu zaman neleri yapabileceği konusunda bize bir fikir verecektir. Medine’ye hicretinden önceki son yıllarda bazı Medineliler İslam’ı kabul ettikleri zaman, onların her birine hangi kabileye ait olduğunu sormuştu. Gerçekte, her biri o gün İslam’a girmiş olanları temsilen küçük bir grup yollamış bulunan, on iki kadar kabile bulunuyordu.Hz, Peygamber, o gün her kabile için, nakib ismi altında yetkili bir delege atamıştı. Bir de, şeflerin şefi manasına gelen ve halk için bir tür yardımcı kral (vice-roi) anlamını ifade eden Nakibler nakibi tayin etmişti. Demek ki, ilk günden itibaren O, cemaati teşkilatlandırmayı düşünüyordu. Bu örnek bize H,. Peygamber’in, Medine’de, ilk fırsatta ne yapacağının bir ön bilgisini vermektedir. Medine’ye varır varmaz Hz. Peygamber iki ciddi problemle karşılaşır. Mekke’yi terk etmiş olan sadece kendisi değildir. Yüzlerce Mekkeli, mallarını, mülklerini ve servetlerini bırakarak ülkelerini terk etmişler ve tek zenginlikleri olan sırtlarındaki elbiseleriyle Medine’ye sığınmışlardır.

     Mülteciler ve göçmen Müslümanlar sorunu çok hassas bir konu idi: Bu topluluğu, yeni ülkenin, yani Medine’nin ekonomisine katma yollarını temin etmek son derece zor olan bir işti. Bizler, XX. yy. da, mültecilerin, en güçlü yönetimlere bile çıkardığı müşkülatı bilmekteyiz. Doğrusu Medine’ye sığınan Mekkeliler fazla kalabalık olmayıp birkaç yüz kişi kadardılar; ama unutmamak gerekir ki Medine şehri, günümüzdeki Paris, şehri gibi büyük bir şehir değildi. Medine’nin nüfusu topu topu 10.000’i aşmıyordu. Beş yüz göçmene 10.000 kişi arasında yer bulmak kolay bir şey değildi. Birinci problem bu göçmenleri Medine’nin ekonomik hayatına entegre etme yollarını bulmaktı.

      İkinci problem de, aynı şekilde oldukça ciddi ve önemliydi: Bu durumdan hoşnut olmayan Mekkeliler, Medinelilere bir ültimatom yollamışlardı: “Düşmanlarımız yanınızda bulunuyor. Ya öldürürün, ya da kovun Aksi halde almamız gereken zaruri tedbirleri alacağız” Korkunç bir tehdit olan bu ültimatom karşısında Mekke’nin gücüne karşı, askeri bağlaşıkları tarafından desteklenen bu son derece zengin şehre karşı kendini savunabilmek için çareler bulmak gerekiyordu. Oysaki Medine’de sadece birkaç yüz Müslüman bulunuyordu. Mülteci birkaç yüz Mekkeliyi ilgilendiren birinci problem çok çabuk şekilde çözüme kavuştu. Hz. Peygamber, Medine şehrinin tüm Müslüman aile reislerini toplantıya çağırdı ve onlara şunu dedi: “Bunlar, sizin nazarınızda da çok kıymetli olan İslam uğruna göç ederek yurdunuza gelmiş olan kardeşlerinizdir. İçinizden her ailenin göçmen bir aileyi yanına almasını öneriyorum. Bir araya gelmiş, büyümüş ve bundan böylede bir tek aile gibi çalışacak olan bu iki aile birlikle kazanacaklar, birlikte harcayacaklar ve sadece bir büyük aile teşkil edecekler” Bu teklif karşısında Medineliler öylesine coştular ki, tereddütsüz bu öneriyi kabul ettiler. Göçmen Müslümanlar böylece hemencecik sığınacak bir çatı ve geçinme vasıtası buldular. Mültecilerin problemi iste böylece çözümlendi.

Hz. Peygamber daha sonra müşterek savunma meselesine el attı. O zamana kadar Medine’de hiçbir devlet olmamıştı; tarihçilerimizin söylediklerine göre. Yüz yirmi yıldan beri aralarında savaşan kabileler bulunuyordu. Onların dokümanının bir veya iki maddesini hatırlatacağım. Anayasa metni, her topluluğun vicdan hürriyeti ve din özgürlüğüne sahip olacağını ilan eder. Yahudiler kendi dinlerini, Müslümanlar kendi dinlerini, vb. tatbik edeceklerdir.  Karşılıklı dini müsamaha,  özellikle şu hususu kapsamaktadır: Her topluluk, sadece dini uygulama ve ibadet bakımından hür olmayacak, ama aynı şekilde, sadece mensubu bulunduğu, dini cemaatin yasalarına boyun eğme konusunda da hür olacaktır; böylece Yahudiler yahudi yasasına göre, hristiyanlar Hıristiyan kanununa göre, vb. yargılanacaklardır. Özellikle ilginç olan diğer bir nokta da şudur:Bu anayasa çok modern bazı meseleleri de, mesela sosyal sigorta, ele alır. Dikkat çekici olmakla birlikte, bu husus bir düzine kadar maddede açıkça zikredilmiştir. Buna göre, bir fert bizzat kendisinin ödemesi imkansız olan  ağır vergiler ödemek zorunda kalmışsa toplum onu himaye ediyor ve destekliyor; bu masrafları üstlenen, onun yerine toplum oluyordu. Sosyal sigorta sistemi piramidal bir şekilde kurulmuştu. Söyle ki: Şayet bir topluluk, yükümlülüklerini şerefli bir şekilde yerine getirmek için yeterli paraya sahip değilse diğer bir kabilenin, komşu veya akraba, diğer bir sigorta grubunun onun yardımına koşması gerekiyordu. En son çare olarak, onun yerine Devlet borçlu oluyordu. Bu tür bir sosyal sigorta, günümüzde olduğu gibi, sadece hastalık ya da yangın, vb.nin sebep olduğu harcamaları kapsamıyor, o zamanlar şimdikinden daha sık olan çok geniş bir afet ve kaza alanının masraflarını da içeriyordu. Mesela, evin yanması çok ciddi bir kaza olarak mütalaa edilmiyordu; çünkü herkes evini kendi eliyle yapıyordu ve yangın halinde, bir başkasını inşa edebilirdi. Aynı şekilde bu insanlar açık havada yasıyorlardı ve normal olarak modern konfora alışmış olanlar kadar çok sık hastalığa yakalanmıyorlardı.

            Buna mukabil bir başkasını öldürmek çok sık rastlanan bir şeydi. Genel yasa olarak bu gibi durumda kısas kanunu tatbik ediliyordu. Ama katl kasıtlı ve taammüden değilse, kan parası ödenmesi gerekiyordu ki, bu bedel bir hayli yüksek idi. Maktulün yakınlarına 100 deve verilmesi gerekiyordu. Hz. Peygamber’in sözlerinden biliyoruz ki, bir deve bir günde 100 kişiyi besleyebiliyordu; 100 deve ise, demek ki, bir günde 100 x 100: 10.000 kişiyi veya bir kişiyi 10.000 gün, yani kameri yirmi yıl kadar müddetle besleyebilirdi. Adı geçen zararı telafi etmenin önemini göstermek için diğer bir hesap sekli de şudur: Hz. Peygamber zamanında bir devenin en aşağı değeri 40 dirhem, en fazla değeri ise 500 dirhem idi. Alım gücünden dolayı Hz. Peygamber Mekke valisine aylık 30 dirhem veriyordu.Bir dirhem ise, hali vakti yerinde bir ailenin bir günlük bütün masrafları için yeterliydi. 4000 ile 50.00 dirhem arasında (veya mukabilinde -S.S,) bir kan parası ödemek, değil halktan suçlu bir kimse için, bir yönetici için bile mümkün değildi.

İkinci durum da aynı şekilde sıkıntı vericiydi: fidye-i necat ödemek. Esaret durumunda, fidyenin bedeli, ayni şekilde 100 devenin bedeline Eş değer olabiliyordu. Normal bir suçlu, tek başına, maktulün yakınlarının taleplerini karşılama imkanına sahip değildi. Tazminatın tamamından vazgeçilmesini önlemek için Ma’âkil denilen sigorta şirketlerine müracaat edilmesi gerekiyordu. Daha sonraları, halifeler zamanında bu sigorta şirketleri zanaatlara, mesleklere, şehirlere hatta mahallelere göre düzenlenmeye başladı. Öyleyse gayr-i müslimler de bu şirketlerden yararlanma hakkına sahiptirler. Biraz daha geç bir dönemde birkaç gayr-i müslim,düşman tarafından esir alınınca, zamanın halifesi Ömer b. Abdülaziz, gayr-i müslim bile olsalar,herkesin fidye-i necatının beytülmalden ödenmesi için, ilgili taşranın yöneticisine direktif vermiştir. Kuran’ın ikinci suresi olan Bakara Suresi, Medine’de nazil olan ilk sure kabul edilir. İçinde, çokça tanınmış olan İslam’daki dini müsamaha esprisini açıklaması bakımından bu sure çok önemlidir: Lâ ikrâhe fi’d-din (Bakara Suresi, 2/256), yani din konusunda zorlama yoktur. Böylece Hz. Peygamber döneminden günümüze kadar, gayri müslimleri İslam Devleti’nin vatandaşları olarak kabul etme konusunda hiçbir problem çıkmamıştır. Çünkü Devlet’in vatandaşı olmak için, Müslüman olmak gerekmiyordu, Aksine, bütün dinler, Hıristiyanların ve Yahudilerin vahyedilmis dinleri kadar, müşrik inançlar da müsamaha görüyordu, Bu din ve inanç mensuplarının hepsi vatandaş kabul ediliyordu; tek su şartla ki, devlete sadık kalsınlar.Bu şart müslümanlar için bile, “olmazsa olmaz” (sine qua non) türünden bir şart idi. Vesayet bir müslüman devlete isyan ederse ona hiç merhamet edilmez, hatasına göre cezası verilirdi.Yine bu ikinci surede, İslam’ın amentüsü konusunda beni daima çok heyecanlandırmış olan bir  ayet vardır. Hıristiyanlar nezdinde amentü esasları (credo), Hz. Isa tarafından değil, fakat havariler tarafından ikame edilmişlerdir: “Kadir-i Mutlak olan Tanrı’ya inanıyorum; İsa’ya inanıyorum…” seklindeki Hıristiyan amentüsü bizzat dinin kurucusu tarafından tespit edilmemiş olup, çok sonraya aittir. İslam’ın iman esasları ise, aksine, bizzat dinin bânii tarafından belirlenmiştir. Biz orada (Bakara, 2/285. vd.), Kuran’ı temel almış olan ve Müslümanların inanç esaslarının sekli ifadesi olarak Hz. Peygamber tarafından öğretilen metni okuyoruz:“Allah’a meleklere, göndermiş olduğu kitaplara, insanlardan seçip görevlendirdiği elçilere, yani peygamberlere. vd.. iman ediyor” Hz. Peygamber: “Vahyedilmis bir kitaba inanıyorum” dememiştir. Böyle demiş olsaydı, bu muhtemelen Kur’an-i Kerim ile sınırlanmış olacaktı. Kur’an-ı Kerim, Allah tarafından vahyolunmuş tüm kitaplara. Hz. Adem’den Hz, Muhammed’e kadar gelip geçmiş bütün peygamberlere inanılması gerektiğini söylemektedir. Demek ki, sadece yahudilerin kitabı olmayan Tevrat, sadece hristiyanların olmayan İncil Hz. İbrahim’in kitabı, Hz. Nuh’un kitabı, hatta bir dönem içinde var olmuşsa Hz. Adem’ in kitabı. Bütün bunlar İslam tarafından ilahilikleri kabul edilmiş kitaplardır; zira hepsi de Allah tarafından insanlığa gönderilmişlerdir. Sonra: “Allah’ın yolladığı peygamberlere iman ediyorum” denilmektedir. Yani sadece bir peygambere değil, bütün peygamberlere. Demek ki peygamberlerin hepsineiman etmek lazım; İslam Peygamberi yani bizzat Hz. Muhammed s.a.s bize Allah’ın 124.000 peygamber yolladığını kesinlikle bildirmiştir.

Müsamahanın en mükemmelini biz Müslümanların amentüsünde bulmaktayız, müslümanlar bütün peygamberlere ve vahyolmuş bütün kitaplara iman ederler.

Başka bir suredeyse bu imanın sahasını alakadar eden şaşırtıcı bir şey vardır. Kur’an-ı Kerim, numune olarak yirmi kadar peygamber ismi zikrettikten sonra, şunu ilave eder: “İşte bunlar Allah’ın hidayete erdirdikleri kimselerdir.(Ey Muhammed) Sen de onların yoluna uy.” (Enam 6/90) Başka ifadeyle, önceki peygamberlerin yasalarıda, yeni gelen vahiy  yani Kur’an-ı Kerim değiştirmedikçe, müslümanlar için, yürürlüktedir. Bu ilahi vahiy yoluyla Hz. İsa muhtevasını değiştirmedikçe, Hz. Musa’nın getirdiği kanunların hristiyanlar için yürürlükte kalmasına benzer.

Aynı şekilde, İslam süreklilik ve evrensellik dini olmuştur; Hz. Adem’den beri devam etmesi her çağdaki tüm (ilahi-S. S.) dünya dinlerinin evrensel oluşu (aynı mesajı vermeleri-S.S.). Öyleyse, Hz. Peygamber tarafından kurulan Devletin Anayasası ve Kur’an vahiyleri, müsamaha özelliğini, müslümanlar için yeni dinin politikasında zaruri bir ilham kaynağı olarak açıklamaktadır.

Diğer ilginç nokta sudur: çağımızda herhangi bir kimseyi vatandaşlığa kabul etmek, merkezi yönetimin bir imtiyazı olarak ortaya çıkan ayrıcalıklı bir iştir. Ama az önce bahsettiğim Medine Devleti’nin Anayasası’nda bu hak Devlet’in her vatandaşına verilmiştir; hatta, ahali içindeki en hakir kimseye dahi dilediği kimse civâr(himayesine girme) hakkına sahip olacak, bundan sonrada bu haktan yararlanan kimse (câr) kabilenin tüm üye gibi muamele görecektir. Böylece bir yahudi diğer bir yabancı yahudiye kendi kabilesinin tabiiyetini verebiliyor, bu sonuncusu otomatik olarak Medine Devleti’nin yurttaşı oluyordu. Bir müslüman veya hatta bir müslüman köle bile ayni şeyi yapabiliyordu.

Hakikatte bu dinin amacı fertlere ve milletlere hakim olup onları sömürmek değil, ama tüm insanlık için bir barış iklimi yaratmaktı. Bu suretle sonraki çağlara takip edilecek yolu gösteriyordu; oysaki bu gün biz, bundan on dört asır önce Kur’an tarafından bildirilmiş olan kuralların seviyesine ulaşamadık.

Medine Devleti’nin Anayasası’na göre, nüfus farklı unsurlarının muhtariyet hakkına sahip olduğunu söylemiş, kanunun adem-i merkeziyetçi olduğu vakıasında ısrar etmiştim; İslami yasa müslüman olmayan nüfusun başka üyelerine tatbik olunmuyordu. Kur’an’ın meşhur bir ayeti ısrarla bunu açıklamıştır: “İslam Devleti’nin ahalisi (arasındaki)hristiyanlar İncil’in buyruklarına göre hükmetmek zorundadırlar“(Maide, 5/47). Kur’an değildir onlara tatbik edilecek olan. Böylece Hrıstiyan partilerin, Hrıstiyan hâkimlerin, Hıristiyan mahkemesinin ve Hıristiyan kanunlarının muhtariyeti olacak, temyiz için bile olsa, müslüman mahkemesine başvurmak mecburiyeti olmayacaktır.

Bu müsamaha anlayışı bir devletteki farklı cemaatlerin kendileri hakkında besledikleri saygıyı anlayışla kabule kadar gidiyordu. Ne yazık ki, hala XX. yüzyılda, UNESCO’nun çatısı altında bile biz böyle bir şey görmedik. Bu anayasada, davalı tarafların farklı cemaatlerden olması halinde, anlaşmasızlıkları farklı kanunlar arasında hallü fasl etmeye dair ihtiyati kayıtlar bile bulunuyordu.

Biz müteakiben görülecek gelişmelerin temellerini Hz. Peygamber çağında bulmaktayız. Bu müsamaha, kanunların âdem-i merkeziyetçi oluşu ve dini cemaatlerin muhtariyeti, Müslümanlara maddi planda da faydalı olmuştur. Hz. Peygamber’in vefatından bir yirmi sene kadar sonra halife Hz. Ali zamanında müslümanlar, aralarındaki ilk iç-savaşla tanıştılar. Ne oldu? Daha önce müslümanlar büyük toprak parçalarını fethetmişlerdi ve Hz. Peygamber’in vefatından sadece 75 yıl sonra üç kıtada hüküm sürüyorlardı: Asya, Avrupa ve Afrika. Şaşırtıcı olan şudur ki, bu büyük toprak parçalarında hiçbir isyan vuku bulmamıştır. Mesela, büyük Hollandalı şarkiyatçı De Goeje, Hz. Ebu Bekir’in ordusunun, bir gezinti yapıyormuşçasına Suriye’yi işgal etmiş olduğunu anlattıktan sonra, ülkenin Hıristiyan halkının bu istilacıları düşman olarak değil, ama hürriyet bahseden kimseler gibi karşıladığını ilave eder. Bu, Hz. Ebu Bekir ve ordularının müsamahasıyla açıklanır.

     Dördüncü Halife’nin hükümranlığı sırasında, Bizans İmparatorluğu’nun büyük toprak parçalarını fethetmiş olan müslümanlar arasında bir iç savaş patlak vermişti. Kaybedilmiş toprakları geri almak için ne güzel bir fırsat! İmparator Konstantin II, İslam devleti içindeki Hıristiyan tebaaya elçiler yollayarak başkaldırmalarını ister: “Bu, Tanrı tarafından verilmiş bir fırsattır, yönetime karşı başkaldırın! Ben de, bu ortak düşmanımızı süpürüp atmak için bir ordu yollayacağım“. Cevap ne olmuştu? İslam Devleti’nin hıristiyan tebaası ona su cevabı vermişti: “Dinimizin düşmanlarını sana tercih ederiz!”. Gerçekte, hıristiyanlarin yararlandıkları hürriyet, Hıristiyan yönetimlerde bile bir benzerini asla görmedikleri kadar genişti. Çünkü Bizans İmparatorluğu’nun dini politikasi mezhep esasına göre idi: Şayet imparator bir mezhebe müntesipse, diğer mezheplere; daha kuvvetle de diğer dinlere müsamaha etmiyordu. İslam’ın politikasına göreyse, bilakis, nüfusun her unsuruna tam bir muhtariyet- kültürel, dini ve hukuki- verilmişti. Bu kendi idarelerinde bile tanımadıkları bir serbestî idi. Bizans imparatorluğundaysa muhteris imparatorlar, zaman zaman mezhep değiştiriyorlar, bu gün Nestûri, sonra Monotelit (1),sonra Monofizit,(2) oluyorlardı. Halk da sürekli imparatoru izlemek ve o da mezhep değiştirmek zorunda kalıyordu. Halbuki insanın genellikle din konusundaki dirençken karakteri göz önüne alınınca, imparatorun nasihatlerine uymak istemeyen kimselerin, ya burun ve kulakları kesiliyor, ya öldürülüyor, ya da her türlü işkenceye maruz bırakıldığı oluyordu. Buna karşılık müslümanlar diğer dinlere özgürlük veriyorlardı; öyle ki, iç savaş sırasında Müslümanlar birbirlerini öldürürlerken onlar sakince yaşıyorlar, ticaret yapıp zengin oluyorlardı. Şayet, daha önce gösterdiğim gibi İslam, önceki peygamberlerin koyduğu yasaları benimsiyorsa, bu, Kur’an tarafından açıklanan (Nisa, 4/24) prensibin sınırları içindedir. Söyle ki: “Haram kılınanların dışında kalanlar size helal kılındı”. Yani, yasaklanmamış olan şey helaldir. Bu kural öyleyse genelde Araplarınkine olduğu gibi putperest1erin, müşriklerin uygulamalarına ve adetlerine tatbik edilmektedir. Ve, daha sonra,  Müslümanların yerleşmiş olduğu dünyanın bütün mıntıkalarında tatbik edilecektir. Bu yolla İslam yasası yabancı unsurların katkısıyla zenginleşecek, diğer şeyler arasında, yol gösterici olarak bizzat Hz. Peygamber’in tatbikatı yer alacaktır. Sahih-i Buhari’de, Hz. Peygamber direkt bir vahiy, apaçık bir hüküm, yani bir Kur’an ayet i telakki etmediğinde ehli kitabin adetlerine göre amel ederdi, diyen bir hadis bulunmaktadır.” Sonuç olarak Hz. Peygamber diğer din mensuplarının uygulamalarını da göz önünde bulunduruyordu.. Mesela İkinci Halife döneminde, yani Hz. Peygamber’in vefatından dört ya da beş yıl sonra, yabancı yasaları İslam kanunları gibi kabul ettirecek bir tarzda, bu olgunun açıklanmış şeklini bulmaktayız, Bir gün, bir sınır vilayetinin valisi, Halife’ye bir mektup yazarak su soruyu sorar: “Ticaret yapmak için yabancılar ülkemize girmeyi arzuluyorlar. Onlara nasıl bir gümrük tarifesi uygulamalıyız?”. Cevap şu olur: Bu yabancıların ülkesinde (müslüman tüccara-S.S.) tatbik edilen gümrük tarifesi. Farz edelim ki birisi Bizans İmparatorluğu’ndan gelsin; ona tatbik edilecek gümrük tarifesi için, kendi topraklarına giren Müslüman tacire uygulanan gümrük vergisinin miktarını bilmek lazım. Şayet bir İranlı bir Çinli, vb. tüccar söz konusuysa, kendi ülkelerinde tatbik edilen gümrük tarifesi, mütekabiliyet esasi içinde tatbik edilecektir. Şayet herhangi bir ülkede müslüman tüccar gümrük vergisinden muaf tutulursa, o zaman bu ülke tüccarına da gümrük tarifesi uygulanmayacaktır. Şayet bir başka ülkede, müslüman bir kadının ticaret emtiası gümrük vergisine tabi tutulmuyorsa, müslümanlar da bu ülkenin kadın tüccarına vergi tatbik etmeyeceklerdir.

     Açıktır ki, bu tatbikatı her şeye ve nasıl olursa olsun, uygulamak söz konusu değildi. Bir misal: İslam öncesi Mısır’da genç güzel bir kızı, bereket kaynağı olan Nil tanrısına kurban olarak sunmaktan ibaret olan bir tatbikat hüküm sürüyordu. Her sene, böyle bir genç güzel kız araştırılıp bulunuyor, diri diri Nil nehrine atılmadan önce, ziynet ve süs eşyalarıyla donatılıyordu. Nil’in bereket dolu taşmaları, Tanrı tarafından kabul edilmiş olan bu kurban takdimine atfediliyordu. Müslümanlar Mısır’a geldikleri zaman, ordu kumandanı Amr İbni el-As bu uygulamayı yasak etti. Gel gör ki, tesadüfen o sene yağmurlar gecikmiş ve Nil nehrinin taşması gerçekleşmemişti. Halk endişelenmeye, mırıldanmaya başladı; müslüman validen bu uygulamayı zorunlu kılmasını istediler. Vali de, detaylarını açıklayarak, durumu halifeye bildirdi. Derken şöyle cevap geldi: “Bu zarfta Nil’e hitaben bir mektup var, mektubu alıcısına gönder“. Hakikaten de aşağıdaki şekilde kaleme alınmış, Nil’ e hitap eden bir mektup bulunuyordu: “Ey Nil! Eğer kendi iradenle kabarıyorsan, bil ki sana ihtiyacım yok! Eğer, bilakis seni taşıran Allah ise, Allah ‘tan seni taşırmasını niyaz ediyorum“. Bu mektup Nil’ e atıldı ve ertesi gün o ana kadar duyulmamış seller oldu: Yalnız bir gecede su, on iki dirsek yükseldi. İşte o zamandan beri bu cani ve vahşiyane adet kaldırılmış oldu. Bir başka örnek de su: Hz. Ömer zamanında, Hindistan’ a giden müslümanlar orada, bir önceki kadar acımasız ve vahşi, ama esasında açıklanabilir bir uygulamayla karsılaştılar: Evlilik ebedi bir ilişki olduğundan, zevce kocasından sonra yaşayamazdı. Şayet, tesadüfen koca karısından önce ölürse dul kadın, kocasının cesedi yakılırken kendisini ateşe atarak canına kıymak zorundaydı. Müslümanlar hakim oldukları bölgelerde bu uygulamayı kaldırdılar.

     Diğer ifadelerle denilebilir ki, müsamaha, hangi ülkenin olursa olsun, iyi uygulamaları için cari idi. Hz. Peygamber söyle dememiş miydi: “Hikmet müslümanın yitiğidir, onu nerede bulursa alır“. Demek ki, yabancı kanunlarla ilgili bir dokunulmazlık yoktur; iyi uygulamalar kabul edilir. Kötüleriyse reddolunur ve müslüman olmayanlara bile, bunlara uymak yasaklanır. Sıkça rastlanan bir şey de, müslüman fatihler tarafından iptal edilmiş olan uygulamaların sonraki bir çağa ait olması ve inancın orijinal yapısında bulunmamasıdır. Mesela Zerdüştlük, İranlılara kendi öz kızı, kız kardeşi, hatta annesi gibi yakin bir akrabayla evlenme müsaadesi tanıyordu; böyle bir evliliğin yabancı bir kadınla yapılan evlilikten daha iyi olduğu kabul ediliyordu. Bu, akrabalar arası yasak evlilik idi, ama onlara göre bu mübarek ve kutsal bir isti. Halife bu uygulamanın kaldırılmasını emretti; zira Zerdüştlükte böyle bir şey bulunmuyordu. Bu uygulama ancak sonraki bir çağda ortaya çıkmış, kendi öz kız kardeşiyle evlenmek isteyen bir kral tarafından halka zorla benimsetilmişti. Konu hakkında muhakkak ki söylenecek çok şey vardır. Bununla beraber ben, düşmana nasıl muamele edildiği hakkında birkaç noktayı daha belirtmek istiyorum. Mekkeliler Hz. Peygamber’i doğum şehri olan Mekke’den kovmuşlar, on sene kadar sonra da Peygamber, doğduğu şehri fethetmişti. İşkencelerin ilk on yılı da ilave edilirse, Mekkeliler yirmi yıldan beri Peygamberlerine işkence ediyorlar, savaş yaparak, acı vererek, mallarını imha ederek, vs. dinini yaymasına mani oluyorlardı. Mekke’yi fethettiği zaman Hz. Peygamber münadiler çıkarttı: “Her kes Kabe’nin önüne, Muhammed s.a.s sizinle konuşmak istiyor!“. Endişeli biçimde herkes toplandı; binlerce gayr-i müslim Mekkelinin yanında müslüman askerleri de bulunuyordu. Öğle namazı vakti idi. Hz. Peygamber müezzini Bilal-i Habeşi’ye ezan okumasını emretti. Hemen Bilal, Kabe’nin damına çıktı ve okumaya başladı: “Allah ‘tan başka İlah yoktur!”.Orada hazır bulunan gayr-i müslimler arasında büyük bir kabile reisi olan Attab b. Esid de bulunuyordu. bulunuyordu. Esid, arkadaşının kulağına şunu fısıldıyordu: “Allah’a şükür ki babam öldü, yoksa (buna)katlanamazdı!”.” Hz. peygamber öğle namazını kıldırdı, sonra Mekkelilere dönerek, sordu:”Benim ne yapmamı bekliyorsunuz?”. Hepsi utandı,hak etmedikleri bir merhameti isteyecek söz bulamayarak, başlarını önlerine eğdiler.” Hz. Peygamber’in, tüm düşmanların kılıçtan geçirilmesi emrini verme imkanı, hatta diyebilirim ki, hakkı vardı. Ama O, bunu yapmadı. Güç elindeydi, tüm Mekkelilerin mallarını müsadere etme vasıtalarına sahipti. İktidar elindeydi, herkesi köle yapma gücüne sahipti. Bunların hiçbirini yapmadı O. Ne yaptı? Mekkelilerin utancı karşısında onlara şunu dedi: “Bugün hiçbir şeyden sorguya çekilmeyeceksiniz. Gidiniz, hepiniz hürsünüz!’ ‘

Az önce, Mekkelileri eleştirmeyen, ama Tanrı’yı tebcil eden ezana bile katlanamayan bu gayrimüslimlerin tepkisi ne oldu? Söz konusu büyük Attab hemen sıçradı. Kendisini Hz. Peygamber’e takdim ettikten sonra O’na sunu dedi: “Muhammed; ben, bir büyük Attab’ım -yani İslam ‘in büyük bir düşmanı- Şimdi şahadet ediyorum ki, Allah’tan baksa hiçbir Tanrı yoktur ve yine şahadet diyorum ki, Muhammed Allah’ın elçisidir!”

Tek o olmadı müslüman; günbegün tüm Mekke şehri İslam’ı kabul etti. Ama Attab Islah’a girince, Hz. ‘Peygamber’in mukabelesi ilginç oldu. Bir an bile tereddüt etmeden Hz. Peygamber Attab’a şunu söyledi: “Seni Mekke valisi tayin ediyorum“. Böylece O, hemen az önce, düşman olan kimseyi vali tayin etmiş, sonra da şehrin fethi için gelmiş olan Medineli askerlerden bir tekini bile bırakmaksızın, şehirden çekilmiş ve Medine’ye geri dönmüştür.

(1)- Monotelitler:Hz. İsa’nın sadece bir iradesi olduğunu söyleyen; iki tabiatlı İsa’nın biri ilahi diğeri beşeri olmak üzere iki iradesi olduğunu, sonuncu iradenin birincisiyle daima uzlaşma halinde bulunduğunu benimsemiş bulunan Ortodoks doktrinine muhalif  VII. yy. heredikleri. 680 İstanbul konsili tarafından mahkum edilmiştir.

(2)- Monofizit:V.ve VI. yüzyılda. Hz. İsa’nın, aynı anda hem ilahi hem de beşeri olan tek bir tabiata sahip olduğunu savunan doktrin.


 
About these ads

~ tarafından merveucar Nisan 5, 2007.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: